Eski Toprak - Sağlığın Zemini

Eski Toprak - Sağlığın Zemini

Ekim 2024

Ekim 2024

Son yıllarda “sağlıklı yaşam” neredeyse yeni bir kimlik biçimine dönüştü. Ancak sağlık arayışı giderek bireyselleşirken, sağlığı mümkün kılan zemin sistemsel olarak zayıflıyor. Fiziksel sağlık, zindelik, uzun ömür arayışı; hepsi giderek daha fazla ürün, hizmet ve söylem etrafında yeniden tanımlanıyor, kurgulanmış bir yaşam pratiğine dönüşüyor. Sağlık etrafında hızla çoğalan söylemler, “doğal” ya da “bilinçli” seçimleri birer etiketi andırır hâle getiriyor. Giderek artan beslenme trendleri, bireyin kendini koruma çabasını temsil ediyor gibi görünse de, bu çabanın beslendiği kaynak, yani toprağın kendisi, artık eskisi kadar temiz değil. Bu bağlamda, sıkça duyduğumuz bir deyim anlam kazanıyor: eski toprak.

Türkçede “eski toprak” dendiğinde, ilerleyen yaşına rağmen sağlığını ve direncini koruyan insanlar akla gelir. Bu ifadenin kökeninde yalnızca bir kuşağın dayanıklılığı değil, o kuşağın beslendiği toprağın niteliği vardır. Türkiye’de bugün “eski toprak” dediğimiz kuşakların büyüdüğü yıllar, sentetik pestisit kullanımının tarımsal üretimde henüz yaygınlaşmadığı bir döneme denk gelir. O dönemin toprağı yalnızca organik madde ve mikroorganizma çeşitliliği açısından daha zengin değil, sentetik pestisitlerin tarımsal üretimde yaygın kullanımından da henüz büyük ölçüde etkilenmemişti. Dolayısıyla “eski toprak” tabiri aslında biyolojik bir gerçeğe işaret ediyor.

Toprağın kimyasal kirliliği ise yalnızca ekosistemin sağlığıyla sınırlı bir sorun değildir; modern tarımsal üretimde kullanılan pestisit, herbisit ve insektisitlerin kalıntıları hasat edilen ürünlerde de bulunur ve böylece doğrudan besin zincirine dahil olur. Yasal sınırlar bu kalıntıların kabul edilebilir düzeylerini belirlese de, denetimin kapsamı ve sürekliliği tüketiciye ulaşan her ürünün aynı ölçüde kontrol edildiği anlamına gelmez. Bu nedenle gıdanın niteliği, yetiştiği toprağın sağlığı kadar, üretim sürecinde maruz kaldığı kimyasallarla da birlikte düşünülmelidir.

Günümüzde sağlıklı yaşam söylemi büyük ölçüde bireysel tercihler üzerinden şekillenmektedir. Glutensiz beslenme, detoks kürleri, bitki bazlı beslenme, süper gıdalar ya da fonksiyonel takviyeler; her biri sağlık arayışının farklı biçimlerini temsil eder. Ancak bu pratiklerin çoğu, içinde bulundukları üretim sisteminden bağımsız ele alınmaktadır. Bir gıdanın kendisine atfedilen sağlık değeri, üretildiği toprağın ve yetiştirilme koşullarının niteliğinden bağımsız düşünülemez. 'Sağlıklı' kabul edilen bir ürün, sağlıksız bir üretim sisteminden geldiğinde, insan sağlığına zararlı kimyasallar içerirken ne ölçüde 'sağlıklı' kabul edilebilir?

Sağlık, giderek kişisel disiplin ve doğru seçim yapma kapasitesiyle özdeşleşmekte; oysa gıdanın kaynağı, üretim biçimi ve ekolojik koşulları bu tartışmanın merkezinde yer almamaktadır. Bu durum, algı ile altyapı arasında bir kopukluk yaratmaktadır: Pestisit kalıntısı taşıyan bir tarımsal ürün, işlenme biçimi veya sunum dili sayesinde yine de “sağlıklı” olarak pazarlanabilir. Burada mesele belirli bir trendi bütünüyle reddetmek değildir; aksine, sağlık kavramının yalnızca görünür katmanlar üzerinden tanımlanmasının sınırlarını fark etmektir.

Bir gıdanın sağlık değeri, üretildiği toprağın ve yetiştirilme koşullarının niteliğinden bağımsız düşünülemez. Pestisitlerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri bugün bilimsel olarak iyi belgelenmiştir. Dolayısıyla sağlıklı olduğu için tükettiğimiz bir gıdanın pestisit kalıntıları taşıması, “sağlıklı gıda” kavramının kendisiyle açık bir çelişki yaratır.

Ancak toprağın sağlığını yalnızca kimyasal kirlilik üzerinden değerlendirmek de eksik kalır. Toprağın niteliği yalnızca tarımsal üretimin verimiyle ilgili değildir; aynı zamanda üretilen gıdanın niteliğiyle de ilişkilidir. Toprak organik maddesi ve mikrobiyal yaşam, bitkilerin besin elementlerine erişiminde önemli rol oynar. Dolayısıyla sağlıklı bir toprağı yalnızca üretkenliğiyle değil, üzerinde yetişen gıdanın niteliğini şekillendiren canlı bir sistem olarak değerlendirmek gerekir.

Temiz gıda; toprağın, suyun ve üretim sürecinin bütüncül sağlığını içeren bir anlayışı ifade eder. İnsan sağlığı ile ekosistem sağlığı arasındaki bağ, yalnızca çevresel değil, biyolojik ve yapısal bir ilişkidir. Bu nedenle bireysel düzeyde geliştirilen bilinçli tüketim pratikleri önemli olmakla birlikte, üretim sistemlerinin ekolojik bütünlüğü zayıfladığında sağlık kavramı kaçınılmaz olarak daralır. Sağlık, yalnızca seçilen ürünlerle değil, o ürünlerin üretildiği zeminin niteliğiyle birlikte düşünülmelidir.

Sağlıklı yaşam pratikleri çoğu zaman bireyin sorumluluğunu artırırken, sistemsel soruları geri plana iter: Toprak nasıl yönetiliyor? Su kaynakları hangi baskılar altında? Tarım politikaları hangi üretim biçimlerini teşvik ediyor? Bu sorular yanıtlanmadan, sağlık söylemi kaçınılmaz olarak eksik bir çerçeve içinde kalır.

Dolayısıyla mesele, modern bilginin ya da yeni teknolojilerin değersizleştirilmesi değil; sağlık tartışmasının zemininin genişletilmesidir. Sağlık yalnızca bedenle ilgili değil, bir tasarım meselesidir. Ve bu tasarımın başlangıç noktası, çoğu zaman göz ardı edilen o temel katmandadır: toprak.

Her sistemsel değerlendirmemde de olduğu gibi, burada da aynı tez geçerlidir: "Bütün, parçalarının toplamından daha fazladır." Bu nedenle gıdayı yalnızca içerdiği bileşenler üzerinden tanımlamak, onu eksik anlamaktır.

Belki de bugün sahip olduğumuz bilimsel bilgi ve teknolojinin asıl potansiyeli, sağlığı giderek daha fazla parçaya ayırmakta değil, bu parçalar arasındaki ilişkileri yeniden kurmakta yatıyor. Toprağın yeniden canlandırılması, üretim biçimlerinin iyileştirilmesi ve gıdanın kaynağıyla yeniden ilişki kurulması, daha sağlıklı bir gıda sisteminin nasıl tasarlanabileceğine dair geleceğe dönük bir başlangıç sunuyor. “Eski toprak” bu anlamda yalnızca geçmişte kalan sağlıklı kuşakları tarif eden bir deyim değil, geleceğin sağlığının nereden başlaması gerektiğine dair de bir yol gösteriyor.


Ne Yapabiliriz?

Sistemsel bir sorunun bireysel çözümleri elbette sınırlıdır. Yediğimiz her gıdanın nereden geldiğini ve nasıl üretildiğini bilmek ya da kontrol etmek mümkün değil. Ancak bu sınırların farkında olarak, günlük hayatta pestisit maruziyetini azaltmak ve daha temiz gıdaya ulaşmak için yapabileceğimiz bazı tercihler var.

Mümkün olduğunda sertifikalı organik ürünleri tercih etmek. “Doğal”, “köy ürünü”, “hormonsuz” ya da “yerel” ifadeleri bir ürünün organik olduğu anlamına gelmez. Türkiye’de organik üretim kontrol ve sertifikasyona tabidir; ürün üzerindeki organik tarım logosu ve sertifika bilgileri kontrol edilebilir.

Üretim biçimini bildiğimiz üreticilerden alışveriş yapmak. Bir ürünün pazardan veya doğrudan üreticiden alınması, tek başına pestisit kullanılmadığını göstermez. Burada yerellikten çok izlenebilirlik önemlidir: Ürünün kim tarafından, nerede ve nasıl yetiştirildiğini bilmek, yalnızca “doğal” olduğuna dair bir söyleme güvenmekten daha anlamlıdır.

Organik gıdaya erişimin herkes için eşit olmadığını kabul etmek. Organik ürünlerin daha pahalı olması, temiz gıdayı yalnızca bireysel satın alma gücüyle çözülebilecek bir mesele olmaktan çıkarır. Temiz gıdaya erişim ekonomik bir ayrıcalığa dönüşüyorsa, sorun artık yalnızca tüketicinin neyi seçtiği değil, gıda sisteminin nasıl tasarlandığıdır.

İmkan varsa gıdanın en azından bir bölümünü yetiştirmek. Birkaç sebze veya aromatik bitki bile olsa, kendi gıdanı yetiştirmek üretim sürecinin tamamını görünür kılan en doğrudan yollardan biridir. Elbette bu herkes için mümkün değildir ve sistemsel bir çözümün yerini tutmaz.

Kaynağını ve nasıl üretildiğini bilmediğimiz sebze ve meyveleri tüketmeden önce mümkün olduğunca iyi temizlemek. Bol akan su altında yıkamak ve uygun ürünleri ovarak veya fırçalayarak temizlemek yüzeydeki pestisit kalıntılarının bir bölümünü azaltabilir. Karbonatlı suda bekletmek de bazı pestisitlerin yüzey kalıntılarının uzaklaştırılmasına yardımcı olabilir; gerektiğinde kabukların soyulması kalıntı miktarını daha da azaltabilir. Ancak bu yöntemlerin hiçbiri pestisitleri tamamen ortadan kaldırmaz; özellikle ürünün dokusuna geçmiş sistemik pestisitler yıkamayla giderilemez.


Kaynakça

Kim, K.-H., Kabir, E., & Jahan, S. A. (2017). Exposure to pesticides and the associated human health effects. International Journal of Environmental Research and Public Health

Shekhar, C., Khosya, R., Thakur, K., Mahajan, D., Kumar, R., Kumar, S., & Sharma, A. K. (2024). A systematic review of pesticide exposure, associated risks, and long-term human health impacts. Toxicology Reports, 13, 101840.

Beaumelle, L., Tison, L., Eisenhauer, N., Hines, J., Malladi, S., Pelosi, C., Thouvenot, L., & Phillips, H. R. P. (2023). Pesticide effects on soil fauna communities—A meta-analysis. Journal of Applied Ecology.

Xu, N., Chen, B., Wang, Y., Lei, C., Zhang, Z., Ye, Y., Jin, M., Zhang, Q., Lu, T., Dong, H., Shou, J., Peñuelas, J., Zhu, Y.-G., & Qian, H. (2024). Integrating anthropogenic–pesticide interactions into a soil health-microbial index for sustainable agriculture at global scale. Global Change Biology

T.C. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Zirai Mücadele Merkez Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü. (2015). Ülkemizde Zirai Mücadele Girdilerinin Değerlendirilmesi.

T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı. İzleme Çalışmaları: Bitki Koruma Ürünleri ile İlgili İzleme Çalışmaları. Kimyasallar Yönetimi Dairesi Başkanlığı. https://onceliklikimyasallar.csb.gov.tr/izleme-calismalari-i-5191?utm_source=chatgpt.com

Greenpeace Türkiye. (2026). Greenpeace’ten marketlere pestisit karnesi: “İçinde Ne Var?”. 1 Eylül 2026.

Anićijević, V. J., Petković, M., Pašti, I. A., & Lazarević-Pašti, T. D. (2022). Decomposition of Dimethoate and Omethoate in Aqueous Solutions — Half-Life, Eco-Neurotoxicity Benchmarking, and Mechanism of Hydrolysis. Water, Air, & Soil Pollution.

Son yıllarda “sağlıklı yaşam” neredeyse yeni bir kimlik biçimine dönüştü. Ancak sağlık arayışı giderek bireyselleşirken, sağlığı mümkün kılan zemin sistemsel olarak zayıflıyor. Fiziksel sağlık, zindelik, uzun ömür arayışı; hepsi giderek daha fazla ürün, hizmet ve söylem etrafında yeniden tanımlanıyor, kurgulanmış bir yaşam pratiğine dönüşüyor. Sağlık etrafında hızla çoğalan söylemler, “doğal” ya da “bilinçli” seçimleri birer etiketi andırır hâle getiriyor. Giderek artan beslenme trendleri, bireyin kendini koruma çabasını temsil ediyor gibi görünse de, bu çabanın beslendiği kaynak, yani toprağın kendisi, artık eskisi kadar temiz değil. Bu bağlamda, sıkça duyduğumuz bir deyim anlam kazanıyor: eski toprak.

Türkçede “eski toprak” dendiğinde, ilerleyen yaşına rağmen sağlığını ve direncini koruyan insanlar akla gelir. Bu ifadenin kökeninde yalnızca bir kuşağın dayanıklılığı değil, o kuşağın beslendiği toprağın niteliği vardır. Türkiye’de bugün “eski toprak” dediğimiz kuşakların büyüdüğü yıllar, sentetik pestisit kullanımının tarımsal üretimde henüz yaygınlaşmadığı bir döneme denk gelir. O dönemin toprağı yalnızca organik madde ve mikroorganizma çeşitliliği açısından daha zengin değil, sentetik pestisitlerin tarımsal üretimde yaygın kullanımından da henüz büyük ölçüde etkilenmemişti. Dolayısıyla “eski toprak” tabiri aslında biyolojik bir gerçeğe işaret ediyor.

Toprağın kimyasal kirliliği ise yalnızca ekosistemin sağlığıyla sınırlı bir sorun değildir; modern tarımsal üretimde kullanılan pestisit, herbisit ve insektisitlerin kalıntıları hasat edilen ürünlerde de bulunur ve böylece doğrudan besin zincirine dahil olur. Yasal sınırlar bu kalıntıların kabul edilebilir düzeylerini belirlese de, denetimin kapsamı ve sürekliliği tüketiciye ulaşan her ürünün aynı ölçüde kontrol edildiği anlamına gelmez. Bu nedenle gıdanın niteliği, yetiştiği toprağın sağlığı kadar, üretim sürecinde maruz kaldığı kimyasallarla da birlikte düşünülmelidir.

Günümüzde sağlıklı yaşam söylemi büyük ölçüde bireysel tercihler üzerinden şekillenmektedir. Glutensiz beslenme, detoks kürleri, bitki bazlı beslenme, süper gıdalar ya da fonksiyonel takviyeler; her biri sağlık arayışının farklı biçimlerini temsil eder. Ancak bu pratiklerin çoğu, içinde bulundukları üretim sisteminden bağımsız ele alınmaktadır. Bir gıdanın kendisine atfedilen sağlık değeri, üretildiği toprağın ve yetiştirilme koşullarının niteliğinden bağımsız düşünülemez. 'Sağlıklı' kabul edilen bir ürün, sağlıksız bir üretim sisteminden geldiğinde, insan sağlığına zararlı kimyasallar içerirken ne ölçüde 'sağlıklı' kabul edilebilir?

Sağlık, giderek kişisel disiplin ve doğru seçim yapma kapasitesiyle özdeşleşmekte; oysa gıdanın kaynağı, üretim biçimi ve ekolojik koşulları bu tartışmanın merkezinde yer almamaktadır. Bu durum, algı ile altyapı arasında bir kopukluk yaratmaktadır: Pestisit kalıntısı taşıyan bir tarımsal ürün, işlenme biçimi veya sunum dili sayesinde yine de “sağlıklı” olarak pazarlanabilir. Burada mesele belirli bir trendi bütünüyle reddetmek değildir; aksine, sağlık kavramının yalnızca görünür katmanlar üzerinden tanımlanmasının sınırlarını fark etmektir.

Bir gıdanın sağlık değeri, üretildiği toprağın ve yetiştirilme koşullarının niteliğinden bağımsız düşünülemez. Pestisitlerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri bugün bilimsel olarak iyi belgelenmiştir. Dolayısıyla sağlıklı olduğu için tükettiğimiz bir gıdanın pestisit kalıntıları taşıması, “sağlıklı gıda” kavramının kendisiyle açık bir çelişki yaratır.

Ancak toprağın sağlığını yalnızca kimyasal kirlilik üzerinden değerlendirmek de eksik kalır. Toprağın niteliği yalnızca tarımsal üretimin verimiyle ilgili değildir; aynı zamanda üretilen gıdanın niteliğiyle de ilişkilidir. Toprak organik maddesi ve mikrobiyal yaşam, bitkilerin besin elementlerine erişiminde önemli rol oynar. Dolayısıyla sağlıklı bir toprağı yalnızca üretkenliğiyle değil, üzerinde yetişen gıdanın niteliğini şekillendiren canlı bir sistem olarak değerlendirmek gerekir.

Temiz gıda; toprağın, suyun ve üretim sürecinin bütüncül sağlığını içeren bir anlayışı ifade eder. İnsan sağlığı ile ekosistem sağlığı arasındaki bağ, yalnızca çevresel değil, biyolojik ve yapısal bir ilişkidir. Bu nedenle bireysel düzeyde geliştirilen bilinçli tüketim pratikleri önemli olmakla birlikte, üretim sistemlerinin ekolojik bütünlüğü zayıfladığında sağlık kavramı kaçınılmaz olarak daralır. Sağlık, yalnızca seçilen ürünlerle değil, o ürünlerin üretildiği zeminin niteliğiyle birlikte düşünülmelidir.

Sağlıklı yaşam pratikleri çoğu zaman bireyin sorumluluğunu artırırken, sistemsel soruları geri plana iter: Toprak nasıl yönetiliyor? Su kaynakları hangi baskılar altında? Tarım politikaları hangi üretim biçimlerini teşvik ediyor? Bu sorular yanıtlanmadan, sağlık söylemi kaçınılmaz olarak eksik bir çerçeve içinde kalır.

Dolayısıyla mesele, modern bilginin ya da yeni teknolojilerin değersizleştirilmesi değil; sağlık tartışmasının zemininin genişletilmesidir. Sağlık yalnızca bedenle ilgili değil, bir tasarım meselesidir. Ve bu tasarımın başlangıç noktası, çoğu zaman göz ardı edilen o temel katmandadır: toprak.

Her sistemsel değerlendirmemde de olduğu gibi, burada da aynı tez geçerlidir: "Bütün, parçalarının toplamından daha fazladır." Bu nedenle gıdayı yalnızca içerdiği bileşenler üzerinden tanımlamak, onu eksik anlamaktır.

Belki de bugün sahip olduğumuz bilimsel bilgi ve teknolojinin asıl potansiyeli, sağlığı giderek daha fazla parçaya ayırmakta değil, bu parçalar arasındaki ilişkileri yeniden kurmakta yatıyor. Toprağın yeniden canlandırılması, üretim biçimlerinin iyileştirilmesi ve gıdanın kaynağıyla yeniden ilişki kurulması, daha sağlıklı bir gıda sisteminin nasıl tasarlanabileceğine dair geleceğe dönük bir başlangıç sunuyor. “Eski toprak” bu anlamda yalnızca geçmişte kalan sağlıklı kuşakları tarif eden bir deyim değil, geleceğin sağlığının nereden başlaması gerektiğine dair de bir yol gösteriyor.


Ne Yapabiliriz?

Sistemsel bir sorunun bireysel çözümleri elbette sınırlıdır. Yediğimiz her gıdanın nereden geldiğini ve nasıl üretildiğini bilmek ya da kontrol etmek mümkün değil. Ancak bu sınırların farkında olarak, günlük hayatta pestisit maruziyetini azaltmak ve daha temiz gıdaya ulaşmak için yapabileceğimiz bazı tercihler var.

Mümkün olduğunda sertifikalı organik ürünleri tercih etmek. “Doğal”, “köy ürünü”, “hormonsuz” ya da “yerel” ifadeleri bir ürünün organik olduğu anlamına gelmez. Türkiye’de organik üretim kontrol ve sertifikasyona tabidir; ürün üzerindeki organik tarım logosu ve sertifika bilgileri kontrol edilebilir.

Üretim biçimini bildiğimiz üreticilerden alışveriş yapmak. Bir ürünün pazardan veya doğrudan üreticiden alınması, tek başına pestisit kullanılmadığını göstermez. Burada yerellikten çok izlenebilirlik önemlidir: Ürünün kim tarafından, nerede ve nasıl yetiştirildiğini bilmek, yalnızca “doğal” olduğuna dair bir söyleme güvenmekten daha anlamlıdır.

Organik gıdaya erişimin herkes için eşit olmadığını kabul etmek. Organik ürünlerin daha pahalı olması, temiz gıdayı yalnızca bireysel satın alma gücüyle çözülebilecek bir mesele olmaktan çıkarır. Temiz gıdaya erişim ekonomik bir ayrıcalığa dönüşüyorsa, sorun artık yalnızca tüketicinin neyi seçtiği değil, gıda sisteminin nasıl tasarlandığıdır.

İmkan varsa gıdanın en azından bir bölümünü yetiştirmek. Birkaç sebze veya aromatik bitki bile olsa, kendi gıdanı yetiştirmek üretim sürecinin tamamını görünür kılan en doğrudan yollardan biridir. Elbette bu herkes için mümkün değildir ve sistemsel bir çözümün yerini tutmaz.

Kaynağını ve nasıl üretildiğini bilmediğimiz sebze ve meyveleri tüketmeden önce mümkün olduğunca iyi temizlemek. Bol akan su altında yıkamak ve uygun ürünleri ovarak veya fırçalayarak temizlemek yüzeydeki pestisit kalıntılarının bir bölümünü azaltabilir. Karbonatlı suda bekletmek de bazı pestisitlerin yüzey kalıntılarının uzaklaştırılmasına yardımcı olabilir; gerektiğinde kabukların soyulması kalıntı miktarını daha da azaltabilir. Ancak bu yöntemlerin hiçbiri pestisitleri tamamen ortadan kaldırmaz; özellikle ürünün dokusuna geçmiş sistemik pestisitler yıkamayla giderilemez.


Kaynakça

Kim, K.-H., Kabir, E., & Jahan, S. A. (2017). Exposure to pesticides and the associated human health effects. International Journal of Environmental Research and Public Health

Shekhar, C., Khosya, R., Thakur, K., Mahajan, D., Kumar, R., Kumar, S., & Sharma, A. K. (2024). A systematic review of pesticide exposure, associated risks, and long-term human health impacts. Toxicology Reports, 13, 101840.

Beaumelle, L., Tison, L., Eisenhauer, N., Hines, J., Malladi, S., Pelosi, C., Thouvenot, L., & Phillips, H. R. P. (2023). Pesticide effects on soil fauna communities—A meta-analysis. Journal of Applied Ecology.

Xu, N., Chen, B., Wang, Y., Lei, C., Zhang, Z., Ye, Y., Jin, M., Zhang, Q., Lu, T., Dong, H., Shou, J., Peñuelas, J., Zhu, Y.-G., & Qian, H. (2024). Integrating anthropogenic–pesticide interactions into a soil health-microbial index for sustainable agriculture at global scale. Global Change Biology

T.C. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Zirai Mücadele Merkez Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü. (2015). Ülkemizde Zirai Mücadele Girdilerinin Değerlendirilmesi.

T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı. İzleme Çalışmaları: Bitki Koruma Ürünleri ile İlgili İzleme Çalışmaları. Kimyasallar Yönetimi Dairesi Başkanlığı. https://onceliklikimyasallar.csb.gov.tr/izleme-calismalari-i-5191?utm_source=chatgpt.com

Greenpeace Türkiye. (2026). Greenpeace’ten marketlere pestisit karnesi: “İçinde Ne Var?”. 1 Eylül 2026.

Anićijević, V. J., Petković, M., Pašti, I. A., & Lazarević-Pašti, T. D. (2022). Decomposition of Dimethoate and Omethoate in Aqueous Solutions — Half-Life, Eco-Neurotoxicity Benchmarking, and Mechanism of Hydrolysis. Water, Air, & Soil Pollution.